11 Şubat 2014 Salı

Floransa - Siena - Bologna - 2014 Yılbaşı


- Yazıyı Kısımlar Halinde Okumak İçin:

- 1. KISIM
- 2. KISIM
- 3. KISIM

Yok, "ne varsa getirin" diyorsanız- devam;)

---


Bengi ile yılbaşı için program yapmaya yine aylar öncesinde başladığımızdan yıl ortasından gidiş dönüş 80 Euro'ya Bologna biletini bulunca kaçırmadık.

Planımız Bologna'dan trenle Floransa'ya geçip orada yılbaşını geçirmek, günübirlik Siena ya da Pisa'ya gidip gezmek ve yine Bologna üzerinden geri dönmek üzerineydi.

1. GÜN

İstanbul Sabiha Gökçen'den 12:10'da havalanıp 2 saatlik bir uçuştan sonra Bologna'ya indik. İnmeden önce uzaklarda ufku kaplayan Alpler ise nefes kesiciydi. Göz alabildiğince bembeyaz dağlar ufukta bir duvar gibi yükseliyor.

Bologna Havalimanı uçulmasını tavsiye edebileceğim bir havalimanı değil. Hem gidişte hem dönüşte az insan çalıştırılmasından kaynaklı sıkıntılar yaşattı bize. Aslında İtalya'da genel olarak bir istihdam sorunu olduğu belli. Az kişiyle iş çözmeye çalışılıyor.

İnişimizle sadece bir (1) kişinin çalıştığı pasaport kontrolünden yaklaşık 300 kişi geçtik. Bu da bize daha ilk adımda 45 dakikalık bir bekleme süresi olarak yansıdı. Bu esnada sadece İtalya vatandaşlarının geçebildiği (EU değil) bir başka gişe ise neredeyse boş boş duruyordu, neyse ki sonlara doğru onu da devreye soktular. Bavullarımızı alıp havalimanının önünden kalkıp tren istasyonuna giden Aerobus'lara bindik. (6 €)

Otobüsün içinde ödeme yaptığınız Aerobuslarda size verilen kartla 75 dakika boyunca Bologna içi ulaşım araçlarını ücretsiz kullanabiliyorsunuz.

Uçakta bizimle birlikte gelen yaklaşık 20 kişilik bir kafile vardı. Sanırım bir yemek - mutfak atölyesi için gelmişler. Yanında ton balığı ve tost ekmeği taşıyan insanlar vardı, zorda kalırlarsa yerlermiş. İtalya'ya bir insan niye ton balığı götürür anlam veremedim.

Neyse; Bologna Tren İstasyonu, Kuzey İtalya'daki en ciddi tren kavşaklarından bir tanesi. Kaldı ki İtalya tren olayında zaten çok gelişmiş hemen her yere trenle bir şekilde varabilmeniz mümkün.



Gişelerde çalışanlar da var ama hemen herkes otomatik makineler vasıtasıyla bu işlemi yapıyor. İngilizceniz varsa oldukça basit. Gideceğiniz destinasyonu ve saati seçtiğiniz zaman o saatten başlayarak uygun trenleri ekran size listeliyor, siz de kişi sayısını seçip alıyorsunuz. Yalnız bu noktada size sadece "hızlı trenleri" gösterecektir sistem. Bunu aşmanız için listeleme sayfasında "Check All Solutions"a basıp "Regional" trenleri de görebiliyorsunuz.

Bizim Floransa trenimiz hızlı trenle kişi başı 25 Euro civarıyken bir aktarmalı bölgesel trenle "iki kişi" 15,80'e denk geldi. Bu bölgesel trenlerle bazı şehirlere aktarmasız olarak da ulaşabilirsiniz.

Paramızı ödeyip biletimizi aldık. Bilet aslında bir açık bilet. Yani o saat için kullanılacak diye bir durum yok. Genellikle 2 ay boyunca kullanılabiliyor (üzerinde yazıyor tarih aralığı İtalyanca da olsa) Burada önemli nokta ise -bizim atladığımız- trene binmeden önce etrafta duvara sabitlenmiş ufak makinelerden biletinizi "validate" etmeniz gerekliliği... Böylelikle biletinizi hangi saatte nereden kullandığınız biletinizin üzerine işleniyor.

Bir diğer nokta ise Floransa treni aktarmalı gidildiği için aradaki treni bulmak zor olabiliyor. Aktarma yapılacak yerin adı Prato. Dolayısıyla görevlilere de sorarak Prato trenini buluyoruz.

Sabahtan beri bir şey yemediğimizden, trene de 25 dakika kadar zaman olduğundan ben geri yürüyerek sandviç almaya çıkıyorum. Burada daha İstanbul'dan başlayıp devamlı hemen her şeyi yanlış yapan 4 kişilik o grupla imtihanım başlıyor.

İstanbul'dan uçağa binerken boarding sırasında önümüze geçmeye çalışıp personelden uyarı alan, ardından İtalya'ya giriş sırasında yine çaktırmadan yandan yandan önümüze geçmeye çalışan, bu yetmezmiş gibi aynı Aerobus'a düşüp 20 kişilik Türk yemekçi kafilenin ineceği kapının önünde çekilmeden durup insanların 5 dakikada ineceği durağı 10 dakikaya çıkaran, tüm bu gelişmeleri de alık alık takip edip aptalı oynayan Türki Cumhuriyetli ya da İranlı gibi 3 kadın ve 1 erkekten oluşan tuhaf bir ekip vardı yol boyunca.

İşte maalesef sandviç sırasında bu insanlar tam önümde olduğundan sandviçimi 15 dakikada alabildim. Çünkü önce paranın ödendiği ve karşılığında fişin alındığı, o fişle sandviçin edinildiği bir sistem var. Bu sistemi çözemedikleri için fiş sırasında önce hangi sandviçi alacaklarına karar veremediler, karar verdikten sonra görevliye anlatamadılar, görevliye anlattıktan sonra da yandan sandviçi alacaklarını çözemediler.

"Treni kaçıracağım bu nedir yahu" mealindeki serzenişimi haklı bulan İtalyan kasiyerler aradan siparişimi alıp beni yolladılar. Bu esnada bu tuhaf gruptan sıkılan İtalyanlar sandviçlerini kasaya getirtiyorlardı.

Bengi beni merak etmiş tabii ama ben neticede 4-5 dakika kala yetiştim.

Hava hafif kapalı ama Toskana bölgesine doğru gerçekten yeşil her rengiyle arz-ı endam ediyor. İki dağ arasından Reno Nehri, nehir yanında ise köyler ve tren yolu ilerliyor. Yaklaşık 30 dakika sonra Maurizio adındaki konrolör biletleri görmek için dolaşmaya başlıyor. Bizde bileti görüyor ama validation olmadığından bize bunu "validate" etmemiz gerektiğini, aksi halde ceza yiyebileceğimizi anlatıyor. Kendi üzerine kalemle gerekli bilgileri yazıp bir nevi elle "validation" işlemi yapıyor. Meğerse 40 euro civarı cezası varmış, turist olduğumuzdan Mauruzio Reis bizi anlayışla karşılamış.

Yaklaşık 1 saat sonra Prato'ya varıyoruz. Prato iniş - Floransa (Firenze) biniş arasında 7 dakika olduğundan çabucak ekrana bakıp 2 yan peronda bizi bekleyen Firenze trenine biniyoruz.

Prato'da yürüyen merdiven vb. bir durum olmadığından o peronları değiştirirken merdiven inip çıkmak zorundasınız, bu yolu takip edip ağır bagajı olan ya da yaş dolayısıyla acele merdiven çıkmak istemeyenlere duyururum efendim.

Prato Floransa'nın hemen dışında olduğundan yaklaşık 20 dakikada Firenze Santa Maria de Novella'da oluyoruz.

İki ayrı tren istasyonu var Floransa'da, ama merkez istasyon Firenze SMN olarak kısaltılan bu istasyon.

Burada indikten sonra bir harita alıp (Tourist Info kapalı - hem istasyondaki hem istasyonun bulunduğu meydanın karşısındaki) otelimize doğru yola çıkıyoruz.

Kaldığımız Hotel Bavaria, eski kentin tam ortasında 16.yüzyılda yapılmış Palazzo Ramirez Montalvo adındaki eski bir saraycığın 2. ve 3.katlarını işgal ediyor.



Şimdi böyle tarif ettim diye pahalı bir yer sanmayın, genellikle ortak banyo ve tuvalet kullanan odalardan oluşan mütevazi bir Bed and Breakfast burası. Ama tabii avlusu, geniş tavanları, enteresan mobilyaları ve duvar süslemeleriyle kendine has bir yer olduğu kesin.

http://www.hotelbavariafirenze.it/

Bu 1 yıldızlı tesiste kişi başı kahvaltı dahil mevsimine göre 20 - 40 euro aralığında kalabilirsiniz ki bu hem İtalya hem de Floransa standartları için oldukça makul bir fiyat.

Otelimize yerleştikten sonra merkezde olmanın keyfine vararak dar sokaklara vardık. Neredeyse ufacık ara sokaklar bile yılbaşı için ışıklandırılmış ve süslenmiş bir şekildeydi. Sonradan farkedeceğimiz üzere özellikle 5-7 arasında Corso üzerinde aşırı yoğunlaşan insan kalabalığını yara yara kendimizi ünlü köprü Ponte Vecchio'ya attık. Burası etrafı minik dükkanlarla donatılmış Arno nehrinin kartpostallara konu olan ünlü köprüsü.



Bir sokak sanatçısı akustik gitarla güzel şarkılar söylüyordu.


Oradan karşı kıyıya geçerek ilk gün için ön listeden yer seçmek yerine gözümüze hoş gözüken bir yere attık kapağı.

Il Ristoro dei Perditempo; Arno'ya sıfır konumda konuşlanmış koridor gibi uzanan bir yapıya sahip. Özellikle Toskanya'da daha fazla rastladığımız şarküteri dolabı hadisesi burada da mevcuttu.

Şansımıza boş olan cam kenarındaki iki masadan birini kapıp bir şarküteri tabağı, bir ribollita, bir ragu (bir nevi kıyma sosu) içeren pappardelle ve yarım litre şarap söyledik.

Bir floransa geleneksel yemeği olan ribollita, adına çorba dense de bizdeki tencere yemeği kıvamında sululukta bir sebze yemeği... "Yeniden haşlanmış" manasındaki adıyla dünden kalan yemeklerin içine ekmek atılıp yeniden pişirilmesiyle elde edilmiş çok eski zamanlarda.



İçinde ekmek, kabak, soğan, pırasa, havuç, karalahana, fasulye, domates, kereviz sapı, lahana, pazı gibi pek çok sebze bulunuyor. Son nokta olarak da çok hafif parmesan serpmişler.

Tek kelimeyle nefisti.

Ragu soslu papardelle ise Türkiye standartları için oldukça lezzetli, İtalya içinse vasattı. Şarküteri tabağında klasik olarak jambonlar ve peynirler vardı. En güzeli ise yarım litre şarabın 6 € olmasıydı sanırım.



Çok özenmediğimiz, biraz geçiştirme temalı olduğunu düşünürsek hoş bir yemek yedik.

Buradaki en ilginç anlardan biri restoranın işletmecilerinden birinin yanımıza gelip bizimle sohbet ettiği anlarda yaşandı. Hesap sonrası yanımıza gelen amca, nereli olduğumuz sorusunun yanıtını alınca "Geçenlerde de bir Türk gençle annesi buradaydı. Tek kötü şey; çocuk Galatasaraylıydı" yorumu yaptı. Benim de GS'lı olduğumu öğrenince asıl derdi ortaya çıktı; meğer Juventus'luymuş. Drogba ve Sneijder'e övgüler yağdırıp "Keşke hesaptan önce bilseydim GS'li olduğunu" diye takıldı bize. "Trabzon'u elersiniz" dedim güldü. Kah Fransızca kah İngilizce konuştuk abiyle. Hoş sohbet bir insan.

Yemek sonrası nehre paralel olarak biraz daha yürüyüp Piazza dei Frescobaldi'de hemen köprünün karşısında bulunan ve Floransa'nın en iyi dondurmacılarından biri olarak gösterilen Gelateria Santa Trinita'ya uğradık. Bengi zaten İtalyan dondurmalarına hasta... Soğuk havaya dayanamayıp hemen kaşıklamaya başladı. Ben özellikle susamlı dondurmasını çok beğendim. Kahveli dondurması da oldukça güzeldi.

Dondurma sonrası nehrin karşısına geçip, manzaraya dala dala kıyıdan geldiğimiz yöne doğru yürümeye başladık. Ponte Vecchio'nun yanından geçtikten kısa süre sonra solda sokak müzisyenlerinin sesini duyduk. Meğer ünlü Ufizzi Galerisi'nin önünden geçiyormuşuz.



Araya dalıp sokak sanatçılarını dinleyip kendisi de en az Ufizzi kadar sanat galerisi halini almış büyük meydan Piazza della Signoria'daki heykelleri inceledik. Özellikle Perseus heykeli ve ünlü Davud heykelinin kopyası göz alıcıydı.






Bu tarihi meydanda Ufizzi Gallerisi dışında Vecchio Sarayı da mevcut. Özellikle sarayın tepesindeki kuleye çıkıp şehrin manzarasını izlemek çok moda. Biz çıkmadık. Bu seferlik (:



Meydanınki arkasındaki sokaklardan birinden Santa Croce Katedralini de görüp uyumak için orta çağ soslu otelimiz Bavaria'ya döndük.



2.GÜN

Sabah erkenden kalkıp kahvaltımızı etmek üzere rezervasyon katına indik. Kahvaltıda klasik paketli yiyecekler mevcut. Tereyağ, marmelat, kek, bal, karper peynir gibi çeşitlerin yanında krem "pate", yani kaz ciğeri vs. de var. Bol Uzakdoğulu barındıran otelimizde uzakdoğulular özellikle bu pateyi bayıla bayıla yiyorlar. Ben de hiç sevmem kaz ciğerini... Meyve suyu, çay gibi içeceklerle beraber her sabah bir altlık sağladı kahvaltımız. Bazı günler yanında croissant çıktığı bile oldu. Otelin görece ucuz fiyatına göre normal bir kahvaltı.

Kahvaltı sonrası Ufizzi Galerisi'ni gezmeye gittik. Floransa Kart kişi başı 75 euro olduğundan genellikle seyahatlerimizde tercih ettiğimzi şehir-müze kartını kullanmadık. Floransa'da hemen her yere yürüyerek ulaşıldığı düşünülürse gerçekten çok çok pahalı.

Meğer o gün Ufizzi Galerisi'ne giriş ücretsizmiş. Tabii çok uzun bir kuyruk olduğunu görünce rezervasyon yaptırılan görece çok daha kısa bir kuyruğa girdik. Kişi başı 4 €'ya öğle saatlerinden biri için rezervasyonumuzu yaptırdık.

Bu sırada Duomo'nun yanından yürüyüp Accademia için de rezervasyon yaptırmaya gittik.Accademia için rezervasyon dahil kişi başı 15 € gibi bir ücret ödedik yanlış hatırlamıyorsam. Girişimiz ertesi sabah olacaktı.




                                       
                                        Hemen her sabah yanından geçtiğimiz Duomo

Dar sokaklardaki motosiklet fazlalığını mantıklı bulurken hazır Duomo'nun kuzeyindeki sokaklara çıkmışken yakındaki Floransa Pazarı'na, yani Mercato Centrale'ye uğrayalım dedik. Burası midesine düşkünler için adeta bir cennet niteliğinde... Taze makarnalar, baharatlar, ev yapımı şaraplar, peynirler bu kapalı pazarı adeta şölen yerine çevirmiş vaziyetteler.



Buradaki kasapların özelliği hayvanların sadece tüylerini yolup satışa sunmalarında yatıyor. Yani bir kazı, tavşanı hatta domuzu öylece yatarken bulabiliyorsunuz. Bu biraz ürkütücü bir görüntü yaratsa da diğer lezzetlere gözünüz takılınca unutuveriyorsunuz.



Bu küçük kapalı pazarın içinde bir de "Da Nerbone" diye bir yer var ki tüm gezi boyunca belki de en büyük pişmanlığım burada yememiş olmaktır. Et, kelle ve işkembenin sıcak sandviçlere döşendiği bu muazzam yere özendiğimizden dar vakite sıkıştırmayalım dedik ama sonrasında hüzünle karşılaştık. Neyse oraları sonra anlatacağım.

Mercato Centrale'nin kapısının dışı da giyim ağırlıklı bir sokak pazarını oluşturuyor. Floransa dericiliği çok meşhur bir yer ve gerek pazarlarında gerekse mağazalarında çeşit çeşit deri ürünü görebilirsiniz. Modaya özel bir ilgisi bulunmayan Bengi bile deri işçiliklerine ve kesim çeşitliliğine hayran kaldı.




Duomo'ya geri dönüşümüzde Bengi'nin karnı biraz acıktığından jambonlu peynirli sıcak sandviçi götürdü büfede. İnanmazsınız ben daha acıkmamıştım. Bu sandviçler 3 € civarı bu arada.



Duomo'nun etrafında faytonlar müşteri bekliyorlar. Tabii bizim faytonlar gibi değil. Bizde adadaki faytonlara bağlı atların dışkıları arkalarındaki gerilmiş brandaya dökülür. Bu dışkılar açıkta olduğundan birikir, feci koku sağlar. Orada ise dışkıların direkt kapalı bir torbaya doğru inmesi sağlanmış. Bu hem kokuyu hem de pisliği son derece azaltmış. Arada fark olmayan nokta ikisi de pahalı deneyimler olması (:



Ufizzi Galerisi'ndeki randevumuz yaklaşırken Piazza Della Signoria'ya vardık. Sokak sanatçıları çoğu büyük şehirde olduğu gibi farklı kıyafetlerle fotoğraf çektirme işindeler. Bengi de fotoğraf hakkını Eros'tan yana kullandı (:




Randevu saatimizle birlikte Ufizzi'ye girip ziyaretimize başladık.

Ufizzi'nin odalarını bir kenara bırakın sadece bir koridoru bile onlarca heykel ve tabloyla tek bir müzeyi dolduracak yoğunlukta. Resmen yer bulunamadığından duvarlar tablo üstüne tabloyla dolmuş denebilir. Bu tablolar arasında Osmanlı padişahlarına ve validelerine ait pek çok tablo da bulunuyor.

Her ne kadar tıka basa eser dolu bir müze olsa da Roma'daki müzelerde aldığımız tadı almadık. Belki duvar süslemeleri, freskler ve tavanlar daha çok hoşumuza gidiyor, bilemiyorum.

Müze çıkışı karın doyurmak için sabah akşam önünde koca bir kalabalık olan L'Antico Trippaio'da alıyoruz soluğu. Piazza de Cimatori'deki bu büfenin spesiyalitesi işkembe. Floransa'daki büyük tutkulardan biri olan işkembe bizdeki gibi çorba olarak değil sandviç olarak tüketiliyor genelde. İşkembenin her bölgesinden farklı sandviçler yapıyorlar. Bengi'nin aldığı kısım ona yağlı gelince değiş tokuş yapıyoruz. Keşke gece alkolden sonra da açık olsa da hüpletsek dediğimiz bir sandviç türü. L'ampredotto en çok tercih edilen biçimi.



Ben bayılmadım ama kesinlikle beğendiğimi söylemeliyim. Bu arada bir bardak şarapla birlikte sandviç 4€ ediyor.



Akşama doğru otele dönüp 1-2 saatlik bir uyku çekip akşama hazır hale geliyoruz. Floransa sokakları yine süslenmiş, yılbaşını bekler vaziyette canlı ve hareketli.






Piazza Della Signoria'daki Palazzo Vecchio'nun akşam da açık olduğunu görünce dalıyoruz içeri. Kişi başı 10 € olan biletlere kule çıkışını da eklerseniz 14 € oluyor. Ancak gece kule kapalı olduğu için biz sadece sarayın içini gezmekle yetiniyoruz. 14. yüzyılda yapılmış olan Palazzo Vecchio, şehrin eski sarayı ve özellikle Medici ailesinin en parlak yıllarında aileye ev sahipliği yapmış çok önemli bir yapı.

Her ne kadar oldukça etkileyici bir yapı olsa da gezi süresi kısa. Kuleye çıkmıyorsanız aşağı yukarı 1 saatte tamamlayabiliyorsunuz.









Palazzo Vecchio sonrası kalabalığı yarıp tüm Floransa gezimizin en öne çıkan restoranlarından birine, Trattoria Nerone'ye doğru yola çıkıyoruz.

http://www.trattorianerone.it/

Tren istasyonunun kuzey doğusunda, pek çok restoranın ve dükkanın bulunduğu bohem sokak Via Faenza'nın üzerindeki bu "trattoria", içine girdiğinizde ne kadar geniş olduğunu anlayabildiğiniz, müthiş dekorasyonu ve hasır şapkalı garsonlarla önce gözünüze hitap eden enteresan bir yer.





Neredeyse tıka basa dolu olan mekanda zar zor iki kişilik bir masa bulabildik. Hoş masada oturduğum yönü beğenmeyip ters tarafa oturunca mekanın sahibi tarafından dolaylı olarak azarlandık ama (bize söylemedi de garsonu fırçaladı) o kadar güzel bir yemek deneyimi yaşadık ki üzerinde durmaya değer bile bulmadım.

Baştan eritilmiş peynirli ekmekler söyledik, yanında da 1 litre kırmızı şarap (8€). Evet 1 litre kırmızı şarap 8 €. 1 litre kırmızı Sangiovese...

Ben ana yemek olarak Floransa'nın ünlü bifteğinden söyledim. Kilosu 38 € olan bu biftek aslında bir nevi T-Bone. Minimum 600-700 gram kadar geliyor ve oldukça doyurucu oluyor. Bengi ise kendine özel Nerone pizzasından söyledi. Jambonlu domatesli oldukça hoş bir pizza.





Benim Floransa bifteğim tek kelimeyle harikaydı. Orta- az olarak sipariş ettiğim et o kadar iyi pişirilmişti ki sanırım bitirene dek tek kelime çıkmadı ağzımdan... Pizza da klasik İtalyan tarzı: az ama öz ve taze malzeme, dışı çıtır içi sulu. Kısacası nefis.

Sonunda da dondurmayla servis edilmiş bitter çikolatalı nefis suflelerini götürdükten sonra toplamda 60 € civarı bir hesapla mekandan oldukça mutlu şekilde ayrıldık. Garsonlarının özellikle çok nazik ve hızlı servis yaptığı bu çok özel mekanı kesinlikle ziyaret etmenizi öneririm.

Akşam Hard Rock Cafe'ye uğruyoruz ama bizi pek açmıyor. Floransa'da da gece hayatı genelde publara teslim edildiğinden hemen Hard Rock Cafe'nin aşağısındaki Old Stove Pub'da birer bira yuvarlayıp otelimize dönüyoruz.

3. Gün

Sabah erken kalkıp ilk istikamet Academia'ya varıyoruz. Academia gerçekten de küçük bir müze, aslında tam anlamıyla eskiden Piazza della Signoria'da duran ünlü Michelangelo heykeli Davud'un sergilenmesi için kurulmuş.

Açıkçası, insanların karşısına sandalye atıp saatlerce izlediği bu heykel adına başlıbaşına bir müze kurulması şaşırtıcı değil. Dev heykel, insanı tuhaf bir etkiye alıyor. Gözünüzü alamıyorsunuz. Özellikle heykelin üzerindeki damar ve deri dokusu çalışmaları bunun bir şaheser olduğunu kanıtlar nitelikte...

Accademia kısa sürünce hızımızı alamayıp Palazzo Pitti'ye yani yeni saraya doğru yola çıkıyoruz. Ponte Vecchio'dan geçerken kanocuların nehirde keyifle kürek çektiğğini görüyoruz.





Oyalana oyalana, sokaklarda geze göre öğlen saatlerinde varıyoruz Palazzo Pitti'ye...



Yarım saatten fazla sıra bekleyeceğimizi farkedince Bengi sıra beklerken 2 tane koca dilim pizza açlığımızı bastırsın diye birkaç dakika yürüyüş mesafesindeki pizzacıdan 2 koca dilim pizza alıyorum. (dilimi 2,50 €)



Palazzo Pitti devasa bir yapı. Tamamını gezmeye karar verirseniz bir günü sabahtan akşama kadar geçirirseniz belki başarabilirsiniz. Biz kişi başı 13 €'ya iç kısımları içeren bir programın biletini aldık.

Son derece görkemli ve gösterişli bir saray Palazzo Pitti. Gezilmesi gereken bir yapı. Özellikle geniş yemek salonları ve birbirine bağlı sıra sıra kimi yatak odası olan salonlar çok gösterişli.

Pitti'nin sahip olduğu geniş bahçelerin zaten yeşille iç içe olan şehre ayrıca oksijen pompaladığını da belirtmek lazım. Biz de temiz havayı ve tepeye asılan şemsiyeleri takip ederek Via Romana üzerinde bir yürüyüş yaptık.




Ne var ki günlerden pazar olduğu için pek çok dükkan kapalıydı. Gezi Parkı direnişi ve Büyük Lebowski burada da karşımıza çıktı. (:




Uzun sayılabilecek bir yürüyüşten sonra akşam üstü dinlenmesi için otele döndük. Hep söylerim, dünyada müze gezmek kadar yorucu olay azdır.

Akşam yemeği için çok övülen Osteria Vecchio Vicolo'ya gidelim dedik ama tıka basa doluydu. Oradan öğlen Pitti dönüşü gözümüze çarpan ve bol restoran bulunduran sokaklardan birine yöneldik. Yer bulabildiğimiz Ristorante Toto'ya oturduk.

Baştakli klasik bruschettalarımız adına yakışır biçimde lezzetliydi. Adeta 1 kilosunun kıyıldığı leziz taze domatesler ön plana çıkıyordu.




Her ne kadar Toto'nun tüm pişirme yükünü çeken şefimiz arkada Floransa biftekleriyle şovunu yapsa da ben bu sefer lazanya söyledim, Bengi de porchini soslu gnocchi.





Benim çok sevdiğim, bir çeşit patates makarnası olan gnocchi burada oldukça standarttı. Benim lazanyam ise fırın güvecinde pişirilmiş, müthiş sıcak ve oldukça lezzetliydi. Yanında ben yarım litre kadar şarap içtim, Bengi ise bu sefer tercihini biradan yana kullandı. Yemeği limonlu sorbe ve tiramisu ile sonlandırdık.




Bu arada şunu söylemem lazım, en standart tiramisuları bile burada "benim" diyen tiramisucunun ürününe beş basar. Burada 40 € civarı bir hesap ödedikten sonra sokaklara daldık yeniden. Bir kiliseden gelen kilise orgunun peşine takılarak içeri daldık. Oldukça yüksek sesle ve tüyleri diken diken eden bir yapısı var.



Burada biraz vakit geçirdikten sonra bizim otelin sokağında bulunan The Lion's Fountain'a uğradık.




Burası da tahmin edebileceğiniz üzere bir pub. Sonrası tabii ki Hotel Bavaria.

4. Gün

Bugün kahvaltı sonrası rotamızı Siena'ya çevirdik. Siena'ya trenle de gidebilirsiniz ancak tren şehir merkezinin biraz dışında bıraktığından hemen herkes otobüsü tercih ediyor. Otobüs garı tren istasyonunun meydana bakan kısmının sağ çaprazında arada yer alıyor. Bulunması biraz zor olduğu için meydanda birilerine sorup yönelmenizi öneririm.

Busitalia'da biletler aynı gün alınıyor. Siena'ya "Rapida" yani hızlı ve direkt seferlerle gidiş yaklaşık 1 buçuk saat sürüyor ve yaklaşık 8 Euro'luk bir maliyeti var. Şehrin merkezinde indirdiği için oldukça avantajlı ancak bizim otobüs firmalarımızdaki kalitenin çeyreği Busitalia'da yok. Burada da otobüsün içinde biletinizi makineye okutup işletiyorsunuz ve tangır tungur eski otobüslerde hız yapan şoförlerle ulaşıyorsunuz Siena'ya.

SIENA

Siena tepesi, yokuşu bol bir şehir olarak göze çarpıyor. Oldukça ufak ve eski kısmı ortaçağ izlerini taşıyan yeşillikler içindeki bir şehir. İner inmez bir alt geçitte bulunan ofisten dönüş biletlerimizi alıyor ve 5 dakikalık yürüyüşle şehir meydanına varıyoruz.



Piazza il Campo adlı tarihi ve eğimli meydanı, geleneksel olarak yazın yapılan ve Palio de Siena adını verilen ortaçağdan beri süregelen tehlikeli at yarışında karnaval havasını yaşıyor.




Meydana bakan kulesiyle Tower of Mangia ve Mangia Müzesi yine gezmek için güzel bir alternatif. Yalnız kule merdivenlerine girerken üstünüzde ek bir çanta vb. bir şey olmamasını sıkışma tehlikesini önlemek adına yanınıza almamanızı istiyorlar. Ne var ki bu çantalar için bir emanet / kasa mekanizması da yok. Dolayısıyla çıkmadık.

Biz de onun yerine kırmızı ve ortaçağ kokulu Siena sokakların dalıyoruz. Doğayla iç içe bol yokuşlu bu şehir oldukça huzurlu ve sakin bir karaktere sahip.







Sokaklara dala çıka Siena'nın bir numaralı restoranı La Taverna di San Giuseppe'de alıyoruz soluğu.

Burası sadece Siena'nın değil, benim bütün İtalya'da yediğim en güzel yemek deneyimlerinden birini sağlıyor bize.

Mahzenden bozma bu taverna öğlen saatlerinde bile oldukça dolu.

Bengi gezide ilk defa et tercihinde bulunarak bonfile rica ediyor. Yalnız benim gibi eti pembe sevmeyen Bengi garsona etin iyi pişmesi için uyarıda bulunuyor. Benim tercihim ise bu defa adamakıllı yerim düşüncesiyle ragu soslu papardelle... Öncesinde fesleğen soslu püre ve şarküteri tabağı geliyor. Yanında da 1 litre kırmızı şarap.




Özellikle kendi ikramları olan fesleğen soslu püre nefis. Şarküteri tabağının özellikle peynirleri son derece lezzetli.

Bengi bonfilesine bayılıyor. Tam istediği şekilde pişmiş ve son derece lezzetli. Tüm Toskana bölgesinin ünlü et lezzetine uygun.

 Benim papardellem ise olağanüstü. Taptaze makarna, sosu ve etiyle tek kelimeyle nefis. Gideli aylar olmasına rağmen şimdi yazarken bile ağzımın suyu aktı.



Çok hoş bir karışık sebze tabağıyla birlikte indiriyoruz bunları mideye.

Arkasından gelen tiramisu ve Siena bölgesinin yerel tatlısı panforte de tek kelimeyle nefis.




Tiramisu için zaten söylenecek hiçbir şey yok. Panforte ise bir nevi "uçak yakıtı." Özel kekinin içinde fındık, tarçın vb. malzemelerle ağzınıza atar atmaz gözünüzü açıyor.

Mutlaka tatmanızı öneririrm. Floransa'da da paketli şekilde hediyelik olarak satılıyor.



Burada aşağı yukarı 60 €'luk hesabımızın sonrasında yüzümüze gülümsemeyle Siena Katedrali'ne doğru yola çıkıyoruz. Siena Katedrali'ne giriş ücretsiz. Ancak içindeki diğer alanlara giriş için 8 € gibi bir cüret ödemeniz gerekiyor. Biz panoramik görüntüyü de göreceğimiz şekilde paketi satın aldık.

Katedral gerçekten göz alıcı. Dışarısındaki ihtişamı içindeki siyah beyaz mermerlerle de perçinlemiş.




Takımı Siena da rengini buradan alıyor belki de. Yeri gelmişken dostum Umut Dülger'e Siena kaşkolu aradım fellik fellik ama bir türlü bulamadım. Koca şehirde Siena atkısı yoktu maalesef.




Katedral gezimiz sonrası Siena panoraması için Panorama del Facciatone'de sıramızı beklemeye başlıyoruz. İçindeki müzenin son katından 131 merdiven daha tırmanarak ulaşılabilen bu alana 25'er kişilik gruplarla çıkılabiliyor. Yaklaşık 45 dakikalık bir beklemenin ardından güneş de batmadan kızıl Siena manzarasının tadını çıkarıyoruz.





Facciatone'den inip müzenin geri kalan kısmını da gezdikten sonra dönüş yolculuğumuzun başlayacağı meydana dönüp yine eski otobüsümüze biniyoruz. Nitekim 30. dakikada otobüsümüz arızalanınca başka bir otobüse geçip yolu tamamlıyoruz.

Otele dönüp üstümüzü başımızı değiştirdikten sonra Palazzo Pitti'de dağıtılan bir el ilanı üzerine bir kilisede gerçekleşecek olan operaya doğru yol aldık.




Bir japon tenor bir piyanist ve bir japon kadın soprano ile ünlü operalardan kısımlar söylediler. Özellikle Japon tenor çok başarılıydı ama kadın sanatçı için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Operayı ezbere takip eden bazı lokal İtalyanlar genel olarak mutsuz ayrıldılar performanstan. Gösteri sonrası kalabalık koltuklardan kalkarken piyanoya gidip bir klasik müzik parçası çalan kadının ise çalmasına izin vermedi görevliler. Tam CeHaPe zihniyeti ;) Bırakın çalsın kadın. Kalkınca ayağa kalkmış olan ve durup bekleyen sanatseverler de piyano çalan kadını alkışladı.

Biz de karnımız aç bir şekilde yola koyulduk. Saat geç olduğu için osteria ve tarttorialar bizi almadılar. Bir barda (İtalyanların barları içinde sandviç vb. yiyecekler bulunduran şeffaf reyonlar) pek de bizi açmayan sandviçler yedik.

Ardından puba uğrayıp otele dönüş yaptık.

5. Gün - Yılbaşı

Sabah oteldeki kahvaltıyı atlayıp köşedeki barda sandviç, espresso vb. tatlarla yöneliyoruz. Kişi başı 4-5 € gibi bir fiyatla bir sandviç bir espresso götürebilirsiniz.

Ardından taksiyle 8 € tutan Floransa'nın tepesindeki Piazzale Michelangelo'ya gidiyoruz. Burada da Academia'da orijinali sergilenen Davud heykellerinden birinin kopyası var. Bütün Floransa'yı ayaklarınızın altına seren çok çarpıcı bir manzarası var.






Etrafta fotoğraf çektirirken bir anda "Polizia!" seslerini duyduk. İlk defa İtalya'nın ünlü hırsızlarını görmüş olduk böylece. Yankesici İtalyanların biz İstanbul görmüş Türkler için ekstra bir numarası yok, biz zaten kendimizi kollamaya alışmışız. Ancak bir turist yankesilmiş bir şekilde bağırırken yankesici de Piazzale Michelangelo'nun altındaki kestirme patikaya girerek kayıplara karıştı işte. Siz de ne olursa olsun cüzdan vb eşyalarınızı iç ceplerinize koyup foto makinesi ve benzeri aparatlarınızı boynunuza asmayı unutmayın.

Piazzale Michelangelo'nun arkasında yine tüm Floransa'yı ayaklarınızın altına seren manzarasıyla San Miniato al Monte kilisesi bulunuyor.



Buraya doğru yürüdüğümüzde merdivenlerin altında "uyuşturucu ile mücadele" fonundan gençlerle karşılaştık. Klasik olarak İstanbul'dan geldiğimizi öğrenince "Galatasaray. Drogba Sneijder." mevzusu dönüverdi. Bizimle konuşan çocuk Napoli taraftarıymış. Cavani'nin gitmesine üzülmüş doğal olarak. 10'ar euroluk bağışta bulunduk.

Kilisenin içi gayet hoş, yalnız içeride özel aydınlatmalar için otomata para atılması böyle spiritüel bir yer için ucuz kaçmış diyebilirim.

Yine de görülmesi gereken bir kilise. Özellikle hemen önündeki manzarasıyla.




Buradan demin hırsızın kaçtığı yöndeki patikaya yönelip kalabalık gruplar halinde geçtikten sonra kanal boyundan yürüyüp o gün erken kapatacak olan Mercato Centrale'de eşe dosta ve kendimize alacağımız öteberi için yola koyulduk. Bir yandan da Nerbone'de sandviç götürmek vardı aklımızda.

Ancak Mercato Centrale açık olmasına rağmen dükkanlar yarı yarıya kapalıydı ve ne yazık ki Nerbone de bunlardan biriydi... O an o güzelim sandviçi tadamadığımız için yıkıldık. Umarım siz gider bizim yerimize denersiniz...

 Makarna, baharat, şarap, jambon vb. şeyler alıp dönüşte bir mağazadan Bengi'ye bluz bana da çanta aldıktan sonra otelimizin oradaki bir marketten panforte, peynirler vs. yüklenip yılbaşı gecesi dinç olabilmek adına klasik akşam üstü uykusuna çekildik.

Yılbaşı yemeği programımızı, bir mekana tıkılı kalıp, yılbaşı galası gibi bir programla mahvetmek istemediğimizden güzel bir yerde akşam yemeği yiyip ardından meydanlara akmayı uygun bulmuştuk. Yeniden Osteria Vecchio Vicolo'da yemek yiyelim dedik ama onlar özel program yapmışlar. Oldukça pahalı olduğunu görünce kanal kıyısına paralel olarak batıya doğru yürüdük.

Bu esnada yerin altında çok hoş bir osteria olan "Antica Osteria Rosso 1"'e denk geldik. İçerisi kırmızı ağırlıklı olarak süslenmiş ancak ek bir program yok.





Yılbaşına özel deniz ürünlü bir menü yapmışlar ama klasik menülerinden de istediğiniz şeyleri yiyebiliyorsunuz. Burası açıkçası bir aile işletmesi. Anne kasada gözüküyor ama hemen her yerde. Kızlar ve oğlan garson, baba bir yardımcıyla mutfakta. Çok da güzel yemek yapıyorlar açıkçası.

Restoranın tam ortasında şarküteri ürünlerinin durduğu bir alan var. Şarküteri tabaklarından birini seçince ailenin büyük oğlu gidip tabağımızı hazırlıyor. 1 litre şarapla birlikte oldukça güzel gidiyor...



Hemen yanımızdaki masaya yaş ortalaması 70 olan bir İtalyan anneler grubu oturunca da seçimimizin isabetli olduğunu o anda anlamış olduk.

Aperatiflerin ardından ben bu yolculukta yiyemediğim ama daima hastası olduğum cacio e peppe söylüyorum.



Bu spagettinin karabiber ve pecorino peyniriyle pişirildiği nefis bir makarna. Ben de evde pecorino'ya en yakın tat olan İzmir tulumuyla yapıyorum ama bizimkisi çok daha ağır kaçıyor tabii. Tarif isteyenler mail atabilir ;)

Bengi nefis bir deniz ürünlü risotto söylüyor.



Benim altın vuruş olarak söylediğim kırmızı şarapla soslanıp güveçte pişirilmiş et ise tek kelimeyle delirticiydi.



Tam altına etin suyu ve şarabın suyunu çeksin diye ekmek yerleştirmişler, üzerine de eti basmışlar ama et o kadar yumuşak ki çatalda dağılıyor neredeyse... Üfleye üfleye bayıla bayıla yedim. Bu geleneksel Floransa et yemeğinin yanında bir çeşit fasulye geliyor ama sirkelenip soğanlanmadığı için bana tatsız tuzsuz geldi (:


Yolculuğun üzerinden biraz geçtiği için burada tatlı söyledik mi hatırlayamıyorum. Aslında mutlaka söylemiş olmam lazım ama o kadar tıka basa doymuştum ki belki de söylememişimdir (:

Bizimle birlikte tıka basa dolu olan bu ufak restoranda ciddi bir havalandırma sorunu olduğunu söylemem lazım. Özellikle yaz aylarında gidiyorsanız dışardaki kısımda oturmanız daha mantıklı olabilir. Kışın ise özel günlerde kalabalık olacağı için sıkıntı yaşayabilirsiniz. Benden uyarması.

Saatler gece yarısına yaklaşınca klasik müzik konseri olacağını duyduğumuz Piazza del Signora'ya doğru uzanıyoruz. Sokaklar oldukça kalabalıklaşmış vaziyette. Hemen her meydanda farklı konseptte müzikler var. Tren istasyonunun bulunduğu meydanda ana kutlama ve pop konserleri, başka bir meydanda dj - club, bir başkasında jazz - funk; hemen her isteğe göre müzik var.

Ben sodayı basıp mideyi rahatlatırken Bengi de biraları çakmaya devam ediyor. 12'ye doğru konser başlıyor ama ses sistemi oldukça yetersiz kalıyor. Meydanın arkasına dek ulaşmıyor müzik. Bir de Dört Mevsim'den kısımlarla hareketli başlayan yılbaşı konseri oldukça durağan eserlerle devam edince 12'ye doğru havai fişek kutlamalarının gerçekleşeceğini düşündüğümüz Ponte Vecchio'ya doğru yürüyoruz.

Bu esnada hemen her İtalyan ya kız kaçıran ya da ses bombası patlatıyor. 5 dakikada bir patlayan ses bombalarından önce ürksek de sonra alışıyoruz.

Ponte Vecchio'da ciddi bir kalabalık toplanmış vaziyette. 10 dakika kala geldiğimiz köprüde bu süre zarfında etraftakilerle samimi oluyoruz.

12'de şampanyalar patlıyor, ses bombaları patlıyor köprüde. "Auguri!" diye bağırıyor tüm İtalyanlar. Meğer "kutlu olsun" anlamına gelen bir sevinç, kutlama nidasıymış. Biz de o an ne demek olduğunu anlamasak da neyi anlatmak istediğini çözdüğümüzden "auguri" diyerek içkilerimizi tokuşturuyoruz.

Tek tük havai fişekler atılıyor, oysa ki Floransa hele Ponte Vecchio'dan bakınca havai fişek gösterisine çok müsait bir yer. Piazzale Michelangelo ya da burası bir havai fişek gösterisinde nefis manzaraya sahip olur aslında ama bu açıdan hayal kırıklığına uğruyoruz.




Bir iki saat daha sokaklarda ve meydanlarda dolaştıktan sonra İtalyanların zıvanadan çıkmasıyla odaya dönüyoruz. Zira devamlı ses bombası ve şişe patlatmaca hali var. Devlet havai fişek atmayınca tüm İtalyanlar kendi fişeğini, ses bombasını kendi almış, kendi patlatıyor anlaşılan.

6. Gün  - Geri Dönüş

Kahvaltıdan sonra otelden ayrılıp tren garına doğru yola çıkıyoruz. Akşam uçağa binene dek Bologna'yı da az çok görmek niyetimiz.

Geliş yöntemimizle aynı şekilde dönüşümüzü gerçekletiriyoruz.  Prato aktarmalı vardığımız Bologna'da önce bavullarımızı en geç akşam 9'da kapanan emanete bırakıp şehre atıyoruz kendimizi. Yılbaşı ertesi hemen hemen tüm dükkanların kapalı olduğunu üzüntüyle görüyoruz.

Oysa sokaklar insan dolu. Zira turist ve tatil olduğu için Bolognalılarla dolu sokaklar. Piazza Maggiore'ye doğru yürüyüp ünlü Neptün heykelini, 1000 yıl evvel yapılmış İki Kule'yi ve  Palazzo d'Accursio'yu görüyoruz.





Küçük bir yer pazarı şekercisinden dev hindistan cevizli çikolata alıyorum. 300 gramlık bir Bounty gibi düşünün. Tamamını yiyemiyor, yarısını saklıyorum. Birkaç meydan daha gezdikten sonra öğlen saatlerinin gelmesiyle yemek yemek istiyoruz ama hemen her yer kapalı; kapalı olmayan yerlerde de yer yok. İşin fenası tuvaletimiz de gelmiş durumda ben şahsen altıma işemek üzereyim.

McDonalds'a girelim işeyelim diyorum ama tıka basa dolu olan McDonalds'ın tuvaleti görevlilerce bekleniyor, alışberiş yapmayan giremiyor. Benim sırf işemek adına alışveriş yapasım var ama sipariş sırası beklenecek gibi değil.

Sonunda oldukça lüks bir pastanesinin tuvaletine atıyoruz kendimizi ama orada da her iki katında da ciddi bir sıra var. Dakikalar sonra "taşmış" tuvalette ihtiyaç gideriyoruz.

Hiçbir restoranı açık bulamayınca, açık olan nadir yerlerden biri olan Clavature Clive T'de boş bir masaya oturuyoruz.

İtalya'da standartın altında yemek yemek için gerçekten çok uğraşmanız veya çok şanssız olmanız lazım. Sanırım biz ikisine de sahiptik ki buraya girdik.

Tuhaf dekorasyonu bir yana, bolonez makarnaya adını veren Bologna şehrinde Bengi'nin tercih ettiği spagetti bolognese gerçekten çok kötüydü. Makarna cansız bir şekilde öldürülmüş yerde yatıyor desem isabet olur. Bolonez sos deseniz kurumuş kan gibi tabağa saçılmış. Bu resmen bu canım yemeğin öldürülüşü, cinayetiydi! Yanında söylediğimiz ızgara sebze 4 parça kabaktan ibaretti ve gerçekten kötü pişirilmişlerdi.

Benim antrikotum görece daha iyiydi ancak bir de bu kadar kötü yemeğe pahalı ev şarabıyla beraber 40 küsür euro verince gerçekten canımız sıkıldı.

Yarı aç kalktık sofradan ve öğlen geçerken de hep tıka basa dolu olduğunu gördüğümüz dilim pizzacı (taglio) Pizzeria Due Torri'ye girdik. Bu tam İki Kule'nin arkasında yer alan bir pizzacı.

Keşke daha önce girip yeseydik! Sürekli sirkülasyonda olduğu için sıcacık dev pizza dillmleri, margaritası 1,5 €; üzeri malzemeliler 2 €.

Ben patlıcanlı bir pizza dilimi aldım; Bengi de etli domatesli... İkisi de o kadar nefisti ki doymamış olmayı samimi bir şekilde diledik. Hatta shuttle'a daha var mutlaka acıkırız burada yiyelim diye tasarladık. Bologna'ya gelen herkesin burada bir dilim pizza yemesini şiddetle öneririm!

Pizzayı yiyip meydana geldiğimizde meydandaki dev binalara yansıtılan çeşitli kabarcıklar olduğunu gördük. Bu kabarcıkların meydanda yerdeki bir mekanizmayla ilintili olduğunu ima eden bir düzenek kurulmuştu. Üstüne çıkıp tepindik ama bir şey olmadı.





Baby TV tarzı müziğiyle beraber takıldık bir süre orada ama o kadar saçma geldi ki beynimizi kaybetmeye endişe duyduğumuzdan oradan ayrılıp bir başka ciddi lezzet noktası olan Venchi'ye uğradık.

http://www.venchi.com/us/corporate/store/nome-negozio/

Venchi İtalya'da sıklıkla karşılaşacağınız köklü bir çikolata üreticisi. Kendilerine ait dükkana girip "Torta Millevoglie" adlı şaheseri tattığımızda adeta kendimizden geçtik.

Bu derince bir bardağın dibine çikolatalı browni döşenen, üzeri koyu ve oldukça kıvamlı bir sıcak çikolatayla doldurulan, en tepeye de krema boca edilen tam bir orgazmik yiyecek!

Aslında burada da yapılır bu neden kimse akıl etmiyor anlamış değilim! Tek kelimeyle nefis ve mutlaka denenmeli!

Bu acaip şeyden sonra meydanda bir yere oturup bir şeyler içtik. Akşamüzeri genelde İtalya'da içki alınan yerlerde açık büfeler kuruluyor. Bu açık büfelerden ücretsiz yararlanıp içkinizin yanına kanepe meyve gibi yiyecekler koyabiliyorsunuz.

Bir süre de burada geçirdikten sonra bavul teslim alma saatimizin de yaklaşmasıyla tren istasyonuna dönüp oradan havalimanının yolunu tutuyoruz. Bengi'nin Bologna'dan pek hoşlanmadığını da şehri arkamızda bırakırken belirteyim. Bence bunda hemen her dükkanın kapalı olmasının da etkisi vardı, ayrı.

Bagajımızı teslim aldıktan sonra shuttle'la yarım saatlik bir yolculuktan sonra Bologna'nın terkedilmiş hissini kusursuz şekilde yansıtan havalimanına vardık. Birkaç saatlik bekleyiş sonrası asla sıraya girmeyi beceremeyen ve 20 kiloluk hakkına 45 kilo sığdırmaya çalışan canım vatadandaşlarımız ve İtalyan polisinin "önce Türkler girecek onların uçağı önce kalkıyor" uyarılarına rağmen asla tınmayan Faslı kardeşlerimizin umursamazlığıyla birlikte hemen hiçbir için doğru yürümediği Bologna havalimanından ayrılıyoruz.

Şunu belirtmek lazım;

Her İtalya seyahati yemeği, kültürü, atmosferiyle çok farklı ve güzel geçiyor. Bu sebeple Yunanistan ile birlikte en favori destinasyonlarımdan birinin İtalya olduğunu söyleyebilirim... Bir de adam gibi gece hayatı olsa ;)


YAPIN

- Floransa'da mutlaka Uffizi Galerisi'ni ve aynı meydandaki Palazzo Vecchio'yu ziyaret edin, bir başka güne ise Academia'yı ve Palazzo Pitti'yi sıkıştırın. Özellikle Academia'daki Davud heykeli gerçekten büyüleyici.

- Ponte Vecchio'ya uğrayıp Arno nehrini uzun uzun izleyin.

- Deri düşkünüyseniz envai çeşit deri üründen bir tanesini satın alın.

- Yemek düşkünüyseniz kapalı gıda pazarı Mercato Centrale'ye mutlaka uğrayın.

- Floransa bifteğinin ve başta işkembe (l'ampredotto) olmak üzere sakatatların tadına bakın.

- Piazzale Michelangelo'ya çıkıp şehre bir de tepeden bakın.

- Günübirlik olarak Siena, Pisa, yazın Livorno, Terre Cenque, Lucca gibi yakın mesafeli güzel yerlere uğramaya çalışın.

- Siena'da mutlaka ama mutlaka La Taverna di San Giuseppe'de yemek yiyip; ardından Panorama del Facciatone'de fotoğraf çektirin.

- Siena Katedrali'ni gezin!

- Bologna'da Venchi'de tatlıyı İki Kule'de pizzayı kaçırmayın!

DUYDUK / GÖRDÜK YAP(A)MADIK

- Floransa'nın belki de bir numaralı görülmesi gereken yeri Duomo'yu gezemedik. (Çaktırmayın bazen bir daha tekrar gelelim diye böyle şeyler yapıyoruz ;)

- Pisa'ya trenle mini bir gezi gerçekleştiremedik. Zaman yetmedi.

- Mercato Centrale'deki Nerbone'de o canım sandviçleri hüpletemedik.

- Floransa'da irili ufaklı pek çok güzel müzeyi gezemedik.







4 yorum:

  1. Teşekkürler, beğenmenize sevindim (:

    YanıtlaSil
  2. Üstat ayağınıza ve elinize sağlık. 2 hafta sonra 2. kez gidiyoruz Floransa'ya. İlk seferinde turistik ve kültürel yerleri gezip gastronomiyi 5. plana attığımız için bu sefer aynı hataya düşmeyeyim diye araştırma yaparken geldim bloga, iyi ki de gelmişim. İlk seferde roma, floransa, venedik, milan gibi büyük şehirleri gezmiştik bu sefer siena, bologna, verona gibi ufak şirin yerlerde, müzelere yetişmek için koşuşturmadan güzel yemekler yiyerek takılmak planımız. Haliyle bu yazı çok faydalı oldu. Tekrardan teşekkürler. =)

    YanıtlaSil
  3. Rica ederim ne demek (:

    Şimdiden iyi geziler diliyor ve afiyet olsun diyorum, gene bekleriz

    (:

    YanıtlaSil